Haber Detayı
05 Ekim 2019 - Cumartesi 09:20 Bu haber 144 kez okundu
 
‘’BENİ YAZILARIMDA RUH HALİM YÖNLENDİRİYOR, ÖFKEM DE KÜFRÜM DE BUNUN İÇİNDEDİR’’
Şair, Araştırmacı-Yazar Bülent Fevzioğlu ile dünden bugüne....
KIBRIS Haberi


***Daha İlkokul yıllarında şiir yazmaya başlayan Bülent Fevzioğlu, yazarlık yolculuğuna 1960’lı yılların sonunda başladı. 1985 yılında Kıbrıs Postası Gazetesi ile gazetecilik mesleğine ilk adımı attı.

***Fevzioğlu, başından geçen iki olay sonucu gazeteciliğe son verdi.

Meslek yaşamında başından geçenleri aktaran Fevzioğlu’nun yayınlanmış 25 kitabı bulunuyor. Araştırma sevdasının gazeteciliği bıraktıktan sonra artması ile bir çok başarılı işlere imza atan Fevzioğlu ile dünü bugünü konuştuk.

 

Meydan Kıbrıs'a konuşan şair ve araştırmacı-yazar Bülent Fevzioğlu, yazarken içinden ne geliyorsa onu yazdığını ve kendisini ruh halinin yönlendirdiğini dile getirdi. Kişilere yönelik eleştirisi varsa, bu eleştiriyi korkusuzca yaptığını ifade eden Fevzioğlu, “Eleştiri yaparken ölçümü, sınırımı, haddimi ve sansürümü de kendi içimde kullanarak yapıyorum” diye belirtiyor.
1985 yılında gazetecilik mesleğine başlayan Bülent Fevzioğlu, bu mesleği sürdürürken iki kötü olay ile karşı karşıya kaldığını ve bundan ötürü mesleğine nasıl son verdiğini anlattı.


Günümüzün gazetecilik sektörünü değerlendiren Fevzioğlu, yaklaşık 24 tane günlük gazete çıktığına vurgu yaparak, “Sokağa çıkıp 10 kişiye bu ada coğrafyası üzerinde günde günlük kaç tane gazete çıkıyor diye sorsa,k kesin bir cevap alamayacağız. Çünkü o kadar hızlı gazeteler çıkıyor ki takip etmek mümkün değil” dedi.

 

“Meğer koskoca sınıfta boş zamanlarında şiir yazan bir tek ben çıktım…”

SORU: Sizi yazarlığa iten şey ne idi? Yazmaya nasıl başladınız?

FEVZİOĞLU: “1968-69 yıllarında Gazimağusa Gazi İlkokulu beşinci sınıfa gidiyordum. Öğretmen bir ödev vermişti. Kendimizi, ailemizi ve ilgi alanımızı tanıtmamızı istedi. Eve gittim ve farklı bir şey yazmak istedim. O zaman 1960’ların sonu idi. Türkiye’den buraya ‘’Resim ve Hayat Dergisi’’ ve ‘’Sen Ben’’ isimli bir fotoroman geliyordu. Biz beş kardeştik ve babam mutlaka herkesin okuma alışkanlığı edinmesi için uygun yayınlar alıyordu. O yıllarda Halkın Sesi ve Bozkurt Gazeteleri revaçtaydı. İki gazete vardı. Babam da dönüşümlü olarak Bozkurt ve Halkın Sesi Gazetesi alıyordu. Bunun yanında kız kardeşlerim için de haftalık yayınlanan Resim ve Hayat Dergisi alıyordu. Babam okumaya çok tutkun bir insandı. Bir de o zamanlar Kemalettin Tuğcu’nun çok muhteşem çocuk romanları vardı, onları alıyordu ve okuyorduk. Ben bunları biriktiriyordum. Bunların içerisinde de Türkiye’nin müzik ve sinema sanatçılarının röportajları vardı. Onlara göz atarken baktım ki bir tanesi boş zamanlarında şiir yazdığını anlatıyor. Sırf ben de kompozisyonumu yazayım diye boş zamanlarımda şiir okuyorum falan gibi şeyler yazdım. Pazartesi günü ödevi öğretmene verdiğimiz zaman ertesi gün öğretmen sınıfa girer girmez bana ayağa kalkmamı söyledi. Ben de yazdığım kompozisyonun kötü olduğunu, beni azarlayıp kulağımı çekecek diye düşündüm. Meğer koskoca sınıfta boş zamanlarında şiir yazan bir tek ben çıktım. Bu da öğretmenin dikkatini çekti. “Bize bir şiir oku!” dedi. Hayatımda ilk defa kopya ile bir işe kalkıştım ve kopyanın ne kadar kötü bir şey olduğunu o zaman anladım. Dolayısı ile yalan söylediğim ortaya çıkmasın diye ‘’şu an aklıma gelmiyor’’ diye geçiştirdim. Ertesi gün yazıp, getirmemi istedi. Eve gittim ve şiir yazacağımı kardeşlerime ve babama söyledim. Hiç unutmam iki - üç satırlık bir şey yazabilmiştim’’

“Bizim okul birinci, sınıfımız bir inci…’’

‘’Ertesi gün okula gittiğim zaman sınıfta ‘’bizim okul birinci, sınıfımız bir inci...’’ olarak iki satır yazdığım bu cümleleri okudum. Samimiyetle söylüyorum ki sınıfımızdaki kız arkadaşlar ile bir afra taframız oldu. Bu ilgi odağında dönüştü. Böyle bir yola girdim. İlk şiirim de 1976 yılının 16 Şubat sayılı ‘’Hayat, Resim ve Roman’’ dergisinde Genç Kalemler diye adlandırılan bir sayfada çıktı. İstanbul çıkışlı bir dergiydi. Oraya yazıp gönderdim. İki veya üç hafta sonraki sayıda çıktığını görünce bu beni çok mutlu etti. Bununla birlikte hiç unutmadığım bir anıyı sizinle paylaşmak istiyorum. Dergiyi eve getirdiğimde aileme gösterdim. Evde bir bayram havası yaşanmıştı. Annemden para aldım ve gazete bayisine gittim. Belli dergiler ve gazeteler belli sayıda geliyordu. Oradan geriye kalan dört dergiyi de ben aldım. Oradan eve doğru gidiyorum. Öğretmenimiz Eşref Çetiner bana onların ne olduğunu sordu. Ben de şiirimin çıktığını söyledim. Bana dedi ki, “Madem şiirin çıktı. Bunların hepsini niye sen aldın? Bırak başkaları okusun” diye söyledi. Sonra ben bunları başkaları da okusun diye dağıttım tabi. Heyecan ve coşku içindeyken bütün dergileri toplamıştım.”

“Beni yazılarımda ruh halim yönlendiriyor”

SORU: Yazarken nereden ilham alıyor musunuz? Konu seçerken kendinizi sınırlandırıyor musunuz?

FEVZİOĞLU: “İçimden ne geliyorsa onu yazıyorum. Asla ve asla üzerini örtmem. Öfke ise öfke küfür ise küfür. O konuda çok rahatım. Kimseye minnet borcum yok, korkum da yok. Hiç kimseyi rencide etmeyecek, kimseye hakaret etmeyecek ve kimsenin beni mahkemeye taşıyacağı bir şey yazmam. Oto-sansürüm kendi içimde vardır. Gazeteci olarak birine yönelik bir eleştirim varsa elbette bu eleştirimi yaparım. Ama ölçümü, sınırımı, haddimi ve sansürümü de kendi içimde kullanarak. Beni mahkemeye taşımayacak, kimseyi de rencide etmeyecek ifadelere ve cümlelere özen gösteriyorum. Beni yazılarımda ruh halim yönlendiriyor. Öfkem de küfrüm de bunun içindedir. Sevgim de sevdam da türküm de şarkım da…”

“Gazeteye gittim ve bir daha böyle bir iş yapamayacağımı söyledim…”

SORU: Gazetecilik mesleğini neden bıraktınız? Anlatır mısınız?

FEVZİOĞLU: “Mesleğe 1985 yılının Nisan ayında Kıbrıs Postası’nda başladım. İşi mutfağında yaptım. Arka arkaya gelen iki olay oldu. O zaman rahmetlik Doğan Harman 1990 yılında Kıbrıslı Gazetesi’ni çıkarmaya başlamıştı. Bir akşam üzeri yağmur yağıyor. Aniden bir kaza haberi aldık. Bir adam kaza yaptı, hastaneye kaldırıldı ve yaşamını yitirdi diye gazeteye bir telefon geldi. Doğan Harman o kişi ile alakalı bir fotoğraf istediğini dile getirdi ve beni gönderdi. Hastaneye geldim. Ortam oldukça kalabalıktı. Fotoğraf çekmek için aralardan geçtim. Hayatını kazada kaybeden adam sedyede yatıyordu. Fotoğraf çekecektim fakat açı çok dardı. Yaklaştım, bari yüzünü çekeyim dedim. Ayarladım, tam çekmeye çalışıyorum ki adamın gözü objektifin içine girdi. O an sırtımdan ter döküldü. Çektim ve çıktım. Gazeteye gittim ve bir daha böyle bir iş yapamayacağımı söyledim. Gazetedekiler de fotoğrafı görünce içleri yayınlamaya el vermedi ve yayınlanmadı.

İkinci olay ise, en kötüsü bu idi. 1987 yıllarında küçük kardeşim sabahları Kıbrıs Postası Gazetesi’nin dağıtımını yapıyordu. Sabaha karşı yine telefon çalıyor ve trafik kazası olduğu söyleniyor. Adamın kafasının bedeninden ayrıldığı söylendi. Polis hasırların içinde bedenden kopan kafayı arıyor ve bulamıyordu. Adamın cansız bedenini öylece alıp götürdüler. Sabah tekrar arama kaydı ile tabi ki… Gazimağusa’ dan çıktım ve kardeşim ile Dörtyol’da buluştuk. Olay yerine gittik. Hasırların içine girdik, yürürken aniden kopan kafayı bulduk. Arabanın içi de gazete doluydu. Adamın kopan kafasını gazeteye sardık, Polis Karakolu’na götürdük. Ertesi gün gazetede bunları anlattığım uzun bir yazı yazdım. 

Gazeteciliği bu nedenlerden ötürü bıraktım ve kendime başka bir yol çizdim. Araştırma alanına yöneldim. İyi ki de yaptım. Kalsaydım bugün hala muhabirlik yapacaktım. Şimdi benim 20-25 tane yayınlanan kitabım var”

“Günümüzde herkes basın ve yayıncı oldu. İstediği gibi yazıyor veya istediği gibi çekiyor”

 SORU: Geçmiş yıllarda gazeteci mesleğini icra eden biri olarak, o dönemdeki gazetecilik mesleği ile bu dönemdeki gazetecilik mesleği arasında ne farklar vardır? Anlatır mısınız?

FEVZİOĞLU: “Günümüzde herkes telefonlar ile gazeteci ve televizyoncu oldu. Mesela herhangi bir vatandaş yolda giderken aniden bir trafik kazası veya farklı bir olay gördüğünde hemen kayıt altına alıp, herhangi bir gazete ve televizyona göndermeden kendi yayını olarak paylaşabiliyor. Dolayısı ile günümüzde herkes basın ve yayıncı oldu. İstediği gibi yazıyor veya istediği gibi çekiyor. Yazılarını ve paylaştıklarını internet ortamında sansürsüz şekilde paylaşıyor. Ben gazeteciliğe 1 Nisan 1985 yılında Kıbrıs Postası Gazetesi’nde başladım. O yıllarda yazılarımız elektrikli daktilolarda yazılıyordu. Ben gazetede uzun yıllar düzeltmenlik yaptım. Hatalı olan kelimenin üzerini düzeltmek için çizerdim. Sonra bunlar daktiloda ayrı yazılırdı. Sıcak bir mum vardı ve kağıdı oradan geçiriyorduk. Makasla o düzeltilen kelimeyi keserek hatalı montaj dediğimiz kartonlar üzerine yapıştırarak düzeltme yapıyorduk. Tabi şimdi bunlar 30 sene geride kaldı. Bugün artık herkes bilgisayarda yazıyor. Elbette yine aceleci bir şekilde yazmaktan dolayı veya gözden kaçmaktan dolayı bazı kelime hataları oluyor. Ama gazetecilik dendiği zaman ben son kuşak olmak üzere gazeteciliği mutfağında yani tashihinden, montajından, sayfa düzenlemesinden, manşetinden ve tüm içerik yazılarından geçerek öğrendiğimi söyleyebilirim.’’

“Gazetecilik bir tutkudur, bir sevdadır”

FEVZİOĞLU: “Bugün gazeteciliğin eldeki teknolojik olanaklar ile çok kolay ve çok rahat olduğunu söyleyebilirim. Yani ben bugün kendi adıma 30 yıllık deneyimim ile yanımda iyi bir foto-muhabiri olması şartıyla oturduğum yerde çok rahat bir gazete çıkarabilirim. Ama öyle 40-50 sayfalık bir gazete değil. Zaten biz bugün o kadar sayfası olan bir gazeteye baktığımızda ilk üç sayfadan sonrası okunmuyor. Çünkü geneli haber kanallarından izlenilmiş haberlerdir. Gazetecilik bir tutkudur, bir sevdadır.  Televizyonculuk da öyledir. Bu haberleri yapmak, bir haberin peşinde koşmak elbette akıl işi değil ama sevda işidir.”

“Ben bugün gazeteler içerisinde günlerce kesip saklanacak ve arşivleyeceğim bir şey ben bulamıyorum”

SORU: Şu anki gazetecilik sektörünü değerlendirir misiniz?

FEVZİOĞLU: “Çoğu bilmiyor. Şimdi sokağa çıkıp 10 kişiye bu ada coğrafyası üzerinde günde günlük kaç gazete çıkıyor diye sorsak kesin bir cevap alamayacağız. Çünkü o kadar hızlı gazeteler çıkıyor ki takip etmek mümkün değil. Ben içinde olmama rağmen geçtiğimiz hafta özel bir nedenden dolayı tüm günlük gazetelere ihtiyaç duydum. Arka sokakta gazete bayisi var. Oraya gittim. Bayi hepsini istediğime şaşırdı ve bana 21 tane gazete verdi. Onun arkasından telefonum çaldı ve bayideki arkadaş bana üç gazete vermediğini söyledi. Yani ülkede 24 tane günlük gazete bulunuyor. Bu gazeteleri matbaada bir bıçağın altına koyduğumuzda ve hesaplama yaptığımızda normal bir kitap boyu 18’e 21’dir. Bu 24 gazetenin tümünü bir kitap boyunda kesip üst üste koyduğumuzda bir set kitap çıkar.  Yani en az 15 tane kitap kağıdı harcıyoruz demektir.’’

Ben 1985’ten beridir bir gazeteyi okuduktan sonra elime makası alıp bu haber, bu yorum veya bu araştırma çok güzel deyip, ileriki günlerde bana kaynak olacak diye kesip saklıyorum. Bugün gazeteler içerisinde kesip saklanacak veya arşivleyeceğim bir şey bulamıyorum”

“50 yıllık deneyimi, birikimi olan Yaşar Ersoy yanlış yaptı…”

SORU: Son günlerde Yaşar Ersoy’un oyununa sansür ve yasak gelmesi gündemi oldukça meşgul etti. Bununla ilgili düşünceniz nedir?

FEVZİOĞLU: “Bunun altını kesin olarak çizmek istiyorum. Yaşar Ersoy bu toplumun son derece önemli değerlerinden birisidir. Yaşar Ersoy Kıbrıs Türk Tiyatro tarihi adına bu toplumun hafızasına ve belleğine çok önemli eserler, izler kazandırmıştır. Yüreğini, emeğini ve beynini tiyatroya vakıf etmiş bir insandır. Çok sevdiğim ve değer verdiğim bir sanatçımızdır. Ancak son basına da yansıyan tiyatro metni ve sonrasında yaşananlar bu ülkede basını, tiyatroyu, müziği, sanatı takip eden bir insan olarak hasbelkader bunlar içerisinde emeği ve yayınları olan bir insan olarak beni ciddi şekilde üzdü. Ben devletçiyim, birileri buna karşı olabilir. Genel konuşuyorum. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne inanmıyor olabilirsin. Bu devleti, bu cumhuriyeti eleştirebilirsin. Bu senin hakkındır. Ama bunun karşılığında ben bu devlete inanan, KKTC’ye tepeden tırnağa tutunan bir insanım. Ben de buna inanıyorum. Şimdi sen kalkıp da gerçek anlamda sansür ve gerçek anlamda yasak olmayan bir konuyu sansür var diye açıklarsan, yıllardan gelen sevgimden ve saygımdan dolayı sorgusuz sualsiz sana güvenirim.  Çünkü sen yasak demişsen bir bildiğin var diye yasak demişsindir. “Oyunum sansürlendi!” dediysen mutlaka bir bildiğin vardır diye demişsindir. Ben de güvendiğim için hemen o akşam sosyal medya sayfamda bir yazı paylaştım. Bundan dolayı ben hükümeti eleştirdim. Bu devleti yasakçı, sansürcü olarak gösteremezsiniz diye eleştirdim. Ertesi gün bunun aslında böyle olmadığını anladım. Bir oyun yazılması söylendi. Değerlendirildiğinde ve sahneleneceğinde yönetmeni Yaşar Ersoy olsun dendi. Çünkü 50 yıllık bir geçmişi vardı. 50 yıllık geçmişi adına bir jesti olsun diye bu istendi. Fakat Yaşar Ersoy Devlet Tiyatrosu’nda öyle bir üslubun oynanmayacağını ve kabul görülmeyeceğini bilmiyor muydu? Mutlaka biliyordu. Yaşar Ersoy son derece zeki, akıllı ve donanımlı birisidir. Reddedileceğini bile bile böyle bir metin yazdı. Bunu Devlet Tiyatroları’na yazdı. Devlet Tiyatroları adı üstünde devletin tiyatrosudur. Devlet kendi binası ve çatısı altında kendine küfür ettirir mi? Yaşar Ersoy, bu oyunun reddedileceğini bile bile sundu ve onlar da reddetti. Bu oyun daha okuma aşamasında kabul edilmedi. 50 yıllık deneyimi, birikimi olan Yaşar Ersoy burada yanlış yaptı. Bana göre samimi değildi ve art niyet olan bir hareketti’’

“O beni yanılttı, ben de okurlarımı yanılttım”

FEVZİOĞLU: “Ertesi gün kalktım herkesten özür dilediğim başka bir metin paylaştım. Bunca yıllık bir yazar ve şair olarak benim yazdığımı da ciddiye alan insanlar benim yazdığımdan yola çıkarak ona hak verdiler. O kapıyı ben açtım önce ben eleştirdim. Ama o beni yanılttı, ben de okurlarımı yanılttım. Bir insan öteki insanı rahatsız etmiyorsa, taciz etmiyorsa, rencide etmiyorsa herkesin hayatı, duygusu ve düşüncesi kendinedir. Benimseriz ya da benimsemeyiz. Ben senin düşüncelerini benimserim, o benim düşüncelerimi benimsemez. Başka bir düşünceyi benimser o yola gider.’’

“Keşke insanlar ot gibi yaşamayı öğrenebilse…”

FEVZİOĞLU: ‘’Neden biz ormanları veya parkları seviyoruz? Çünkü renklerin yoğunluğundan. Ben şuna da kızarım. Biri ötekini aşağılayıcı şekilde eleştirirken “Ot gibi yaşıyor” diyor. Keşke insanlar ot gibi yaşamayı öğrenebilse. Bugün çiçekçiye gittiğimizde ve pahalı bir çiçek aldığımızda çiçekçi bir sürü fikir verir. Sonra yaşatamazsın solar gider. Ama sokakta “Ot gibi” dedikleri taşın, ağacın, kaldırımın arasından çıkıyor. Bu güneşte biz insan olarak 10 dakika bile duramıyorken o çiçek orada gece gündüz duruyor ve kendini var ediyor. Doğa sevgisi olan insan, “Ne güzel papatya!” deyip koparıyor. Aslında güzelliği insan eli yok ediyor. Keşke ot gibi yaşamayı kendi kendimizi var etmeyi öğrenebilsek…“

 

 

 

 

Kaynak: Editör:
 
Etiketler: ‘’BENİ, YAZILARIMDA, RUH, HALİM, YÖNLENDİRİYOR,, ÖFKEM, DE, KÜFRÜM, DE, BUNUN, İÇİNDEDİR’’,
Haber Videosu
Yorumlar
Süper Lig
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
1
Medipol Başakşehir
38
0
2
5
11
18
2
Galatasaray
32
0
4
5
9
18
3
Yeni Malatyaspor
32
0
4
5
9
18
4
Kasımpaşa
29
0
6
2
9
17
5
Trabzonspor
29
0
5
5
8
18
6
Beşiktaş
29
0
5
5
8
18
7
Atiker Konyaspor
28
0
4
7
7
18
8
Antalyaspor
28
0
6
4
8
18
9
Sivasspor
24
0
6
6
6
18
10
Göztepe
22
0
10
1
7
18
11
Bursaspor
21
0
4
9
4
17
12
Alanyaspor
21
0
9
3
6
18
13
Kayserispor
20
0
8
5
5
18
14
MKE Ankaragücü
20
0
10
2
6
18
15
Akhisarspor
17
0
9
5
4
18
16
BB Erzurumspor
16
0
8
7
3
18
17
Fenerbahçe
16
0
7
7
3
17
18
Çaykur Rizespor
12
0
7
9
1
17
Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv