Yazı Detayı
23 Haziran 2017 - Cuma 18:09 Bu yazı 1025 kez okundu
 
Ah o iyi insanlar!
Şafak YOLCU
 
 

 

Oldukça kısa süren bir uçuşun ardından havaalanından çıkıp, otogara gitmek için taksi durağına yürüdük. Taksici, otobüsle değil, minibüsle gitmenin daha hızlı olacağını söyleyince, bizi minibüs durağına bırakmasına razı olduk. Minibüste konfor aramak hayatımızın en büyük hatalarındandı diyebilirim. Adana’nın sıcağında, kan ter içindeyiz. Senaryosunu yazdığım “Sedirin Gölgesinde” adlı kısa filmimizin layık görüldüğü Akademi Özel Ödülümüzü almak için 10. Özgür İnsan Festivali’nin yapılacağı Osmaniye’ye ulaştık. Film yönetmenimiz Müge Günay sağlık sorunları nedeniyle festivale katılamayacağı için ödülü alma şerefi bize kısmet olacak. Elimizdeki telefon numarasını arayıp, ulaştığımızı ve otogarda beklediğimizi haber verdik. Telefondaki erkek sesi, birazdan birilerinin bizi almaya geleceğini söyledi. Beklemeye koyulduk.

 

Çok geçmeden eski bir reno araçla gelen iki delikanlı ile yeniden yola koyulmamızın ardından ablam öne doğru eğilip:

  • Kalacağımız otelde şampu falan var mı?
  • Şampu ne abla?
  • Şampuan yani?

 

Delikanlı bir yandan vites değiştirmeye uğraşırken, şaşkın gözlerle yanındaki delikanlıya bakıyor. Alt dudağını hafifçe sarkıtıp:

  • Valla emin değilim abla ama zaten gideceğimiz yer otel değil.
  • Ya nereye gidiyoruz?

 

Yine vites değiştirme savaşının ardından, parmağıyla ötedeki tepenin eteğinde konuşlanmış olan büyük, pembe malikâneyi gösterip:

  • İşte oraya gidiyoruz.
  • Orası neresi?
  • Çardak köyü abla.
  • Peki, yakınlarda jöle satan market falan var mı?
  • Evin yakınında yok abla ama yolumuzun üzerinde eczane var. Belki orada bulabilirsin.

 

Ablam yüzü düşmüş vaziyette bana dönüp:

  • Ben sana dememiş miydim? Al, buyur işte! Köyde neyi bulup, neyi alacağız?

 

Keyfimin kaçmasına hiç iznim yok. Tatlı bir dille ablamı yatıştırıyorum:

  • E yolda varmış işte market! Söylenmeyi bırak da gezinin tadını çıkarmaya bak!

 

Ablamın dur durak bilmeyen söylenmeleri, motorun çıkardığı canhıraş sesleri bile bastırıyor. Yolda gördüğümüz bir eczaneden ihtiyaçlarımızın ancak bir kısmını bulup, aldıktan sonra yola devam ediyoruz. Nihayet uzaklar yakın oluyor ve arabayla pembe malikânenin bahçesine giriyoruz. O da ne? Bahçede, arabayı park edecek yeri güçlükle buluyoruz. Elimizde çantalarımızla delikanlıların peşinden yürüyoruz. Birkaç basamak çıktıktan sonra ev sahibesi olduğunu birazdan öğreneceğimiz çakır gözlü, güleç yüzlü, kudretli bir kadın bize doğru gelip, sımsıkı sarılırken:

  • Hoş geldiniz annem. Yolculuk nasıldı?

 

Epey terli, sıcaktan bunalmış ama yine de büyük bir heyecan ve sevinçle:

  • Hoş bulduk. Gayet iyiydi.

 

Az ilerideki sandalyeleri gösterip:

  • Siz geçin, oturun. Festival başladı. Keyfinize bakın.

 

Diyerek yanımızdan uzaklaşıyor. Çantalarımızı yere bırakıp, sandalyelere ilişir gibi oturduktan sonra ürkek gözlerle etrafa bakınmaya koyuluyoruz. Çevremiz, sandalyelerde oturan ve hiç tanımadığımız insanlarla dolu. Üç gün sürecek olan etkinliğin henüz ilk günü. Sahnede tok sesli, tiyatro sanatçısı olduğu her halinden belli olan bir adam sunum yapıyor. Akşama kadar süren söyleşi, şiir dinletisi, halk müziği dinletisi ve panelden sonra mikrofondan yemek vaktinin geldiği anons ediliyor. Bir anda bahçenin diğer yanına masalar Halil İbrahim sofrası misali uç uca dizilirken, aynı süratle etraflarına sandalyeler taşınıyor. Etrafımızdaki herkes, kadınlı erkekli arı gibi çalışıyor. Biz de yardıma gidiyoruz. Bahçeye giren catering firmasına ait bir araç arka kapılarını açıyor ve personel olduğu giysilerinden anlaşılan birkaç kişi yemek servisine başlıyor. Herkes kuyrukta bekleşirken yanındakiyle sohbet ediyor. İnsanlar gülüyor. Biz ise kimseyi tanımadığımız için tebessüm ederek bakmakla yetiniyoruz. İçimden şöyle diyorum “korkarım ki son günde de manzara bu olacak; ıssız ve yalnız.” Fakat unuttuğum bir detay var; bir devrimcinin evindeyiz ve bu evde hiç kimse ıssız ve yalnız olamaz. Bunu ilerleyen günlerde öğreniyoruz.

 

Yukarıda anlattıklarım 16-19 Haziran tarihleri arasında “Sedirin Gölgesinde” adlı filmimize layık görülen Akademi Özel Ödülümüzü almak için katıldığımız 10 Özgür İnsan Festivali’nin ilk gününe dair izlenimlerimdi. Sizlere o köyde yaşadığım dört günü bütün detaylarıyla anlatmayı çok isterdim ancak bunun için bir kitap yazmam gerekebilir. Ancak şunu söyleyebilirim ki her saniyesi farklı bir anlam taşıyan, baktığım her yüzde başka bir derinlik gördüğüm, sarıldığım ve beni saran her gövdede dostluğu iliklerime dek htiğim bu gezi, bugüne dek başıma gelen en güzel olaylardan biriydi.  

 

Bir dergâh düşünün; bilginin, kültürün, kardeşliğin, arkadaşlığın, sanatın, emeğin ve ekmeğin bölüşüldüğü. Bir insan düşünün; ilkesi ve ülküsü hep insan olan, anlatmaktan hiç yorulmayan, sizi engin bilgisiyle aydınlatan, şefkat dolu babacan bakışlarıyla ısıtan ve gözlerinin değdiği her yere, herkese sevgi eken.

 

Acı bu kadar mı güzel yakışır bir yüze ve bu kadar mı güzel dönüşür devrimci bir gülüşe?

 

Bahsettiğim değerli insan, Anadolu Halk Bilimleri ve Kültür Derneği Başkanı İbrahim Çenet. Kendisiyle tanışmak gibi bir mertebeye ulaştığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Onun dergâhında, onun sofrasında bulunmak, onunla aynı nimeti paylaşmak insana kendini aciz htiriyor. Ne kadar az imkânla ne çok şeyin başarıldığını, sadece sevgi vererek ne çok şey alındığını, ne çok insanın mutlu edilebildiğini, bir insanın çehresinin anlattıkça aydınlandığını ve bilgiyi paylaştıkça mutlu olduğunu bu dergâhta görmek mümkün. İbrahim Bey’in sevgili eşi Helin annenin de hakkını ödemek mümkün değil. Biz dâhil, bahçesine adım atan tüm canları evladı gibi bağrına bastı. Tüm festival boyunca müthiş bir gayret sarf ederek, her şeyin yolunda gitmesini sağladı. 

 

Özellikle şimdi aramızda olmayan değerli sanatçımız Yaşar Kemal’in çocukluğunun geçtiği Hemite köyündeki evinin az ötesinde yaşayan, onun arkadaşı olan şair Seyfi Metin’in bahçesinde verdiğimiz molayı unutmak mümkün değil. Bahçede bulunan ve dalları ensemize kadar sarkan dallardan dut yemeyi de ihmal etmiyoruz bu arada. Seyfi Bey hayatının ilk aşkı olan şimdiki eşiyle tanışmasını anlatıyor ve onun için yazdığı şiiri okumaya koyuluyor. Hepimiz kulak kabartmış onu dinliyoruz. Güneş insafsızca tepede yükselmiş, alnımızdan şıpır şıpır terler boşalıyor. Bir anda bahçenin kenarından yükselen ince kadın sesi “güneşte kalma, hasta oluyon” diyerek onu bölüyor. Hepimiz başımızı sesin geldiği yere çeviriyoruz. Seyfi Bey’in yoldaşı, sevdası, aşkı olan kadın orada duruyor. O an saf sevginin ne olduğunu görüyoruz ve o köyün insanlarına bir kez daha hayranlık duyuyoruz.

 

Bütün güzelliklerin ötesinde, festivalde 10. Özgür İnsan Ödülünün takdim edildiği değerli şairimiz Ataol Behramoğlu ile tanışma şerefine de ulaştığımı burada belirtmeden edemeyeceğim. Mütevazılıği ve insancıllığıyla hepimizin gönlünü fethetti. Yüzünde huzurlu bir tebessüm, elinde tabldot, yemek kuyruğunda dimdik duruşu aklımdan hiç çıkmayacak.

 

Festival bitip, vedalaşma zamanı geldiğinde yüreklerimiz param parçaydı. Bir parçası olmayı çoktan unuttuğumuz ve ansızın burada bulduğumuz ne varsa isteksizce bırakıp, gitmek üzereydik. Herkes daha üç gün önce yabancı gözlerle baktığı insanları sımsıkı kucaklıyor, telefon numaraları alınıp veriliyordu ve yola koyulma anları hep erteleniyordu. “Hadi bir kahve daha içelim” diyordu birileri. Eldeki çantalar tekrar yere bırakılıp mutfağa koşuluyordu. “Birbirimizi kaybetmeyelim” diyorduk hepimiz. “Tekrar görüşelim, festival olmasa da buluşalım” İbrahim Çenet ve eşi Helin anne hepimizi sımsıkı kucaklarken “Burası artık sizin eviniz. Dilediğiniz zaman gelin, telefon açın, hal hatır sorun, bizi utandırın. Kapımız size hep açıktır.” Diyordu gözlerimiz yaşarırken.

 

  • Bir sonraki festival ne zaman?
  • İki yıl sonra” diye yanıtlıyorum.
  • Eylülde, havalar biraz serinleyince ben yine geleceğim.

 

Diyor ablam sessizce…

 

O malum an gelip çattığında orada tanıştığım ama yüreğime aldığım sevgili şair dostum Süreyya Filiz’in arabasına binip, Adana’ya doğru yola çıktıktan hemen sonra bir şeyler unuttuğumuzu fark edip geri döndüğümüzde sevinçle karşılanıyoruz. Yeniden yola koyulduktan kısa bir süre sonra ise telefonum çalıyor. İki gün daha orada kalacak olan ve orada tanıştığım karikatür sanatçısı bir dostum “yine geri gelecek misiniz? Unuttuğunuz bir şeyler yok mu?” diye soruyor. “Unutmadık fakat bıraktık. Yüreklerimizi orada, sizlerle bıraktık. En kısa zamanda tekrar gelelim diye…” diyorum.

 

Meğer ne kadar özlemişiz birbirimizi, ne kadar aç kalmış bedenlerimiz kucaklaşmaya, dostça, kardeşçe sarılmaya.

 

Meğer ne kadar hasretmişiz insanın kokusuna!

 

Bugün sosyal medyada bir paylaşım gördüm. Şöyle diyordu “keşke Türkiye’nin bütün köyleri Yaşar Kemal’in köyü gibi olsaydı.”

 

Ben ise bu sözü şöyle zikrederdim “keşke bütün dünya Hemite ve Çardak köyü gibi olsa!”

 

Bin teşekkür Anadolu Halk Bilimleri ve Kültür Derneği Başkanı İbrahim Çenet’e, tüm dernek yöneticilerine ve Helin anneye.

 

En yakın zamanda tekrar kucaklaşmak ümidimle…

 

 
 
 
Etiketler: Ah, o, iyi, insanlar!,
Yorumlar
Süper Lig
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
1
Akhisarspor
0
0
0
0
0
0
2
Trabzonspor
0
0
0
0
0
0
3
Sivasspor
0
0
0
0
0
0
4
MKE Ankaragücü
0
0
0
0
0
0
5
Medipol Başakşehir
0
0
0
0
0
0
6
Kayserispor
0
0
0
0
0
0
7
Kasımpaşa
0
0
0
0
0
0
8
Göztepe
0
0
0
0
0
0
9
Galatasaray
0
0
0
0
0
0
10
Fenerbahçe
0
0
0
0
0
0
11
Çaykur Rizespor
0
0
0
0
0
0
12
Bursaspor
0
0
0
0
0
0
13
BŞB Erzurumspor
0
0
0
0
0
0
14
Beşiktaş
0
0
0
0
0
0
15
Atiker Konyaspor
0
0
0
0
0
0
16
Antalyaspor
0
0
0
0
0
0
17
Alanyaspor
0
0
0
0
0
0
18
Yeni Malatyaspor
0
0
0
0
0
0
Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv