Yazı Detayı
04 Şubat 2017 - Cumartesi 19:28 Bu yazı 2346 kez okundu
 
Aşk ne yana düşer usta?
Şafak YOLCU
 
 

“Hemen marketin oradan sola dön, yüz metre ileride sağda” diye yanıtlayan olduysa, ben o okuru alnının çatından öperim. Zira aşk tam da tarif ettiğiniz gibi orada. Şimdi içinizden “hadi canım, saçmalama” dediğinizi duyar gibiyim. Ama sahiden öyle! O kadar ucuzladı ve erişilebilir oldu ki aşk, artık her yerde rastlamak mümkün. Tabi bu arada biraz değişime uğradığını da eklemem gerek. Mesela sanal olanı var, elektrikle başlayanı var, henüz ten tene değmeden kavga edilerek biteni bile var!

 

Ama eskiden öyle miydi? Ferhat ile Şirin, Leyla ve Kays hakkında dinlediğimiz öyküleri hatırlayın. Bırakın öyle bir aşk yaşamayı, onların aşkını okurken bile hâlâ gıpta ediyor, nefesimizi tutarak okuyoruz. Oysa gerek kitaplarda gerekse filmlerde “aşk” halen en çok tercih edilen kategoriler arasında. Buna rağmen bırakın yaşatmayı, biz gerçek aşkı doğuramıyoruz bile…

 

Yine elimde olmadan eskilere gideceğim ama ne yapayım, ne varsa eskilerde var. Böyle dediğimde çevremdekiler bana gülüyor. Galiba ben biraz eski kafalıyım. Neyse, gelelim mevzuumuza. Siz de büyüklerinizden mutlaka görüp, duymuşsunuzdur, eskiden iki kişi evlendi mi onları gerçekten de ölüm ayırırdı. Ta ki eşlerden biri nefesi yetmeyip, rahmetli olana dek her ikisi de aynı rüzgârda aynı yöne doğru savrulup, aynı ekmeği, suyu kanaat getirerek paylaşırdı.  Tıpkı internette sürekli gezinip duran bir fotoğraf karesinde olduğu gibi. Hani şu üzerinde yaşlı teyzeyle yaşlı dedenin kırık kanepenin bir tarafına oturup “sağlam tarafına oturuyoruz, bize yetiyor” yazısı olan fotoğraf. (Bilmeyenler için yazımın altında paylaşıyorum) O fotoğrafa nasıl imrenerek baktığımı tahmin bile edemezsiniz. Ne güzel bir cümledir “ölüm bizi ayırana dek”. Öyle aşklar kalmadı artık ne yazık ki...

 

Aşk deyince hemen aklınıza nefesinizi kesecek, kalbinizi göğüs kafesinizden fırlatacak bir duygu gelmesin. İma ettiğim kesinlikle o değil. Bilakis iki iken bir olmak, diğeri yokken onu taşımak, onu yaşamak, onunla aynı yöne bakmak, aynı gaye için yaşamak, sevgi ve saygı duymak. Benim aşktan anladığım bu çünkü. İllaki bir tarif isterseniz bakınız aşağıdaki denklem:

 

Aşk=bağlılık=yuva=tahammül=kanaat=sevgi=geçim=çocukların mürüvvetini görmek=bir yastıkta kocamak

 

Elbette bu tanımın içinde unuttuklarım olabilir. Ama eski aşkların omurgası bunlardan ibaretti. Hiç kavga olmaz mıydı? Elbette olurdu. Ama hiçbiri ileriye taşınmazdı ve hiçbir kavga kurdukları yuvayı yıkacak güçte olmazdı.

 

Bir örnek vermem gerekirse; tanıdığım ve çok değer verdiğim bir kadın vardı. Üç çocuğunun üçünü de dişinden, tırnağından artırarak büyüttü. Kocasından ne vakit para istese adamın yanıtı hazırdı:

 

“param yok”

 

İşte o zaman açardı kadın bayrakları:

 

“Git, gerekiyorsa ikinci bir iş bul, çalış”

 

Ama adamın da hakkını yemeyelim, ikinci bir işte zaten çalışırdı. Ancak yine de nedense bir türlü yetmezdi kazandığı para evin geçimine. Her kavga “param yok” ile başlayıp, “gidişin olsun, dönüşün olmasın” ile biterdi. Her sene kış geldiğinde adam, saçsız başı üşümesin diye şapkasını arayıp bulamayınca mülayim bir sesle karısına:

 

“Melahat, geçen kış aldığım şapkam nerede, bulamıyorum?”

 

diye sorardı. Kadın da hep aynı yanıtı verirdi:

 

“geçen kış bitiminde sobada yaktım Fahri!”

 

Kavgalar elbette hep aynı rutin ile tekrarlardı. Kadının -ta ki çocukları büyüyüp engel olana dek- uzun yıllar boyuna kocasından yediği dayaklar da bu evliliğin tuzu biberiydi. Nihayetinde kadın başka çare bulamayıp, kendisi de çalışmaya başladı. Çocukların en küçüğü de artık nasılsa ortaokul çağına gelmişti. Kadının evde olmadığı anlarda başlarının çaresine bakabilirlerdi. Sözü fazla uzatmadan varmak istediğim noktaya geleyim hemen.  Bu adam çok genç sayılacak bir yaşta, elli sekiz yaşında vefat ettiğinde acıdan ayakta duramayan kadın, büyük kızının ve oğlunun yardımıyla morga inebildi. Şapkasını yıkamaktan bile imtina ettiği kocasının yüzüne, ellerine, ayaklarına sarılarak öptü, kokladı, ağladı, hem de hıçkırarak ağladı.

 

Demem o ki eskiden hayat arkadaşı olarak seçilen insan, günahıyla sevabıyla sizin tamamlayıcı bir parçanız olurdu. İkisi birlikte anılırdı. “Melahat Hanım’ın kocası” ve “Fahri Bey’in hanımı” gibi… O insan size ne yaparsa yapsın, geçim denilen kavram hâkimdi evlilikte ve o kavram son nefese kadar o birlikteliği ayakta tutardı. İçinizden bazıları bunun adına mecburiyet veya çaresizlik diyebilir, bazıları ise alışkanlık. Birincisine itiraz ederim çünkü öyle olsa o insanı kaybedince sırtınızdan belinize doğru etinizi yararak inen bir bıçak kesiği hmezsiniz. Zira kocasını kaybettiğinde kadının htiği acıyı tarifi tam olarak şöyleydi:

 

“Öyle bir poyrazdı ki ensemden başlayıp, sırtımı boydan boya, bıçak gibi kesen... Meğer o benim yaslandığım tek dağımmış. O gün çatırdayarak göçüp gitti içimden…” (Şafak Yolcu-Vebal adlı romanından)

 

İkincisi yani alışkanlık için ise tartışmaya açık derim. Aşkın açılım denklemine alışkanlık da çok rahatlıkla dâhil edilebilir. Görücü usulü ile evlenip, son nefese dek evli kalanlar buna en güzel örnek bence. Bu durumda da alışkanlıktan doğan bir aşk, bağlılık ve sevgi söz konusu. Yani mutlaka tutkudan gözü kör olup, duvara toslamaya gerek yok gördüğünüz gibi. Aşk dingin sularda da başlayıp sizi hiç tahmin edemeyeceğiniz enginlere taşıyabiliyor. Yeter ki o insanla aynı yöne kürek çekmeyi bilin.

 

Şimdiki aşklar ise omurgasız. Kısaca tarif edecek olursam:

 

Aşk=beğeni=şehvet=menfaat=gösteriş=tamah=benim param=sen yaparsan ben de yaparım=ev işlerini marslılar yapsın=feminizm=senin borcun=söyle anan olacak o kadına=mahkemede görüşürüz=babanın evinden mi getirdin=cehenneme kadar yolun var!

 

Peki, nedir bizi bu denli tahammülsüz yapan? Tamam, anlıyorum, internet çağındayız. Her şey alabildiğine hızlı gelişiyor. Buna bağlı olarak bir o kadar da hızlı bitiyor. 3G’ler, 4G’ler, mega mobil paketler, süper internet ve daha bir sürü şey almış başını gidiyor! Çünkü hiçbir sürat, hiçbir teknoloji bizim tatminsizlik hızımıza yetişemiyor. Daha elimizdeki telefonun özelliklerini çözemeden bir, hatta iki tane üst model çıkıyor.

 

Hızlı yaşıyoruz. Sabah aceleyle aynaya bakıp çıkıyoruz evden, yüzümüz aynada asılı kalıyor. Yarım yamalak seviyoruz, duygularımız eksik bir vaziyette yüreğimizde asılı kalıyor. Krediler, borçlar, taksitler, iş yerine yetişme telaşı, öğle arasında yemek yeme telaşı, işten eve dönme telaşı, çocuklara bir göz atma çabası, yemekti, bulaşıktı derken bir bakmışız ki ne kendimize vakit ayırabilmişiz, ne eşimize ne de çocuğumuza bir faydamız olabilmiş…

 

Tüm bu hengâmenin arasında aşkı, sevgiyi, tahammülü, kanaati sıkıştıracak bir boşluk bile kalmıyor, kalamıyor… Gün geçtikçe şişerken içimiz, ruhumuz git gide daralıyor.

 

Çözüm mü? Bence çözüm yolu hayatı biraz yavaşlatmaktan geçiyor. Acele etmemek lazım hiçbir şey için, sabah evden çıkmak için, aynaya bakmak için, sevdiklerimize dokunmak için. Gerekiyorsa bir saat daha erken kalkalım yataktan, aile fertlerimizle sohbet edebilmek için.  Çünkü ancak sohbet edince anlar insan karşıdakinin fikrini, amaçlarını, özlemlerini, sebeplerini ve ancak tanıyabildiği kadar sever insan diğerini...

 

Tıpkı şairin dediği gibi;

 

Ah, kimselerin vakti yok

Durup ince şeyleri anlamaya (Gülten Akın)

 

 

Ve son olarak; o kadın benim annemdi.

 

 
 
 
Etiketler: Aşk, ne, yana, düşer, usta?,
Yorumlar
Süper Lig
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
1
Akhisarspor
0
0
0
0
0
0
2
Trabzonspor
0
0
0
0
0
0
3
Sivasspor
0
0
0
0
0
0
4
MKE Ankaragücü
0
0
0
0
0
0
5
Medipol Başakşehir
0
0
0
0
0
0
6
Kayserispor
0
0
0
0
0
0
7
Kasımpaşa
0
0
0
0
0
0
8
Göztepe
0
0
0
0
0
0
9
Galatasaray
0
0
0
0
0
0
10
Fenerbahçe
0
0
0
0
0
0
11
Çaykur Rizespor
0
0
0
0
0
0
12
Bursaspor
0
0
0
0
0
0
13
BŞB Erzurumspor
0
0
0
0
0
0
14
Beşiktaş
0
0
0
0
0
0
15
Atiker Konyaspor
0
0
0
0
0
0
16
Antalyaspor
0
0
0
0
0
0
17
Alanyaspor
0
0
0
0
0
0
18
Yeni Malatyaspor
0
0
0
0
0
0
Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv