Yazı Detayı
09 Ağustos 2017 - Çarşamba 17:07 Bu yazı 1549 kez okundu
 
Ben, Eleni ve Maria
Şafak YOLCU
 
 

Ben, Eleni ve Maria

 

Gün ağarıyor.

 

Ağustos sıcağının, sabahın ilk saatlerinde bile nefes kestiği günler hüküm sürmekte. Bu mevsimde insanoğlu doğaya karşı ne kadar aciz olduğunu bir kez daha hatırlıyor. Evde, işyerinde, arabada serinleyip, kavurucu sıcaklara üstün gelmek mümkün olsa da  sokağa adım atar atmaz yenilgi başlıyor.

 

Birkaç aydan beri yaptığım üzere Lefkoşa’ya gitmek için yollara düşüyorum. Her gün geçtiğim yollara ilk kez görmüşüm gibi bakıyorum. Çünkü yollar her defasında farklı hikayeler anlatıyor.

 

Girne Kapısı, Venedik Sütunu ve Sarayönü’nü geçip, otoparka varıyorum. Asıl can alıcı hikayeler de, buralarda anlatılıyor.

 

Her bir taş, her bir bina, her bir sokaktan buram buram tarihin o sarhoş edici kokusu yükseliyor. O görkemli yıllara şahitlik yapamadığı, artık o dönemlerin esamesi bile okunmadığı için hayıflanıyor insan. Ve ben bir zamanlar medeniyetlerin beşiği olan bu şehirde geçmişe doğru adım adım ilerliyorum.

 

Bir zamanlar kral ve kraliçelerin, şövalyelerin, dük ve baronların yürüdüğü sokaklar, geçmişi unutmamak ve unutturmamakta direnirken bu terk edilmişliğe hiçbir anlam veremiyor.

 

Yıllar önce boşaltıldığı belli olan dükkânların vitrinleri, tozdan bir örtünün altında derin bir uykuda. Yine uzun zaman önce son kez kapatıldığı aşikâr olan kepenkler, adeta zeminle hiç ayrılmamacasına birbirine kavuşmuş halde. Bütünü boş olan binaların üzerlerinde iri harflerle “satılık” yahut “kiralık” yazıları asılı.

 

“Güneşin doğduğu yer” olarak adlandırılan Levant bölgesinden eski çağlarda gelen avcıların av partileri yaptıkları, Akad Kralı 2. Sargon’un o zamanki Kition kenti, şimdiki Larnaka’da diktirdiği Sargon Dikilitaşında “Ledra” olarak anılan bu şehir, şimdi ıpıssız...

 

Sabahın erken saatlerinde, tükenmeye yüz tutmuş umutlarla dükkânını açan esnaf, kaldırıma çıkardığı sandalyelerde oturuyor. Gözlerindeki bezginlik, işaret parmağını dudaklarına götürüp “sus, beni gördüğünü söyleme sakın” der gibi bakıyor gözlerime.

 

Taşlar oynuyor yerinden her sabah, sarsılıyor gök ve yer! Kimsecikler duymuyor.

 

Kıbrıs’ın fethi sırasında kendilerine yardımcı oldukları için Osmanlılar tarafından Ermenilere hediye edilmiş olan Surp Asdvadzadzin Kilisesinin çanları, sabah sekizi işaret ediyor. Kilise de tıpkı diğer mekânlar gibi çoktan terk edilmiş. Restore edilmiş olması kaderini pek değiştirmemiş. Bir sokağa, bir kente, bir binaya ruhunu veren, oranın halkıdır neticede. Oysa kilise bomboş. Çanlar sustuğunda o da işaret parmağını dudaklarına götürüp, sessizliğe gömülüyor.

 

Kalın bir tülün ardından çıkagelen iki kadın silueti yaklaşıyor yanıma. Adımlarını adımlarıma uydurup, yanımda yürümeye başlıyorlar her sabah...

 

Metruk binaların aralık kalmış ahşap kapılarından içeri gözümüzün ucuyla bakarak, uyum içerisinde  ilerliyoruz. Bir an yüzüme bakıp “Sizin eskiden ne güzel düğünleriniz olurdu. Hatırlar mısın?” diyerek başlıyor Eleni anlatmaya. “Kadınlarınız ince saz çalardı. Saz ekibinizin içinde İsmail adında kör bir kemancı da olurdu ara sıra. O nasıl içli bir keman çalıştı...  Aralarında davudi sesli bir Topuz Emine vardı ki darbuka çalışını hep hayranlıkla hatırlarım... Hatta bizim kemancı Andirriko vardı, o da sizin düğünlerde sanatını icra ederdi. Çalgılar eşliğinde, saten kumaşlarla kaplanan yorganlar, develerle taşınan eşyalar, davullu zurnalı, ne şen, ne renkli düğünlerdi onlar.” Derin bir iç çekişin ardından “Artık hepsi mazide kaldı...”

 

Sonra gözlerini yere dikip, susuyor Eleni.

 

Maria gözlerinde ansızın beliren bir ışıltıyla Eleni’ye bakarak “Hatırlıyorum da keman ve ud ustaları sizin düğünlerinizin de vazgeçilmeziydi. Çalgıcılar hanlarda konaklar, düğünün yapılacağı köye hayvanların üzerinde giderlerdi. Gelinle damat giydirilirken keman çalınırdı.” Ansızın tanıdığım bir türküyü mırıldanmaya başlıyor Maria “Ah Yatremu...”  

 

Sonra türküden vazgeçip, bana bakarak “Konyalı türküsünü tıpkı sizin gibi biz de düğünlerimizde çalar oynardık.”

 

Bakışlarını uzaklara çevirerek “o yıllarda komşularımızın arasında Türkler de vardı, onlarla çok iyi geçinirdik. Birbirimize hep hoşgörülü davranırdık, yardım ederdik.”

 

Birşeyler söylememi beklercesine tekrar yüzüme bakıyor. Onu başımla onaylıyorum.

 

Tam kilisenin önüne geldiğimizde “Ben ve kardeşlerim burada vaftiz edildik. Babam Arasta’da terzilik yapardı. Tıpkı sizin gibi benim de unutulmaz anılarım var bu sokaklarda.”

 

“Benim anılarım ve köklerim Anadolu’da” diyorum. “Atalarımın arasında hem Ermeni, hem Kürt, hem de Türk var. Fakat buralı olmasam da sizi anlıyor ve görüyorum” diyerek tamamlıyorum cümlemi.

 

İkisi birden tebessüm edip, yüzüme bakıyor. Maria “Biz de oradan geldik.” derken Eleni “Ne fark eder ki? İnsanız hepimiz sonuçta...”

 

Hiç unutmamak için, içimden tekrarlıyorum:

 

“Hepimiz insanız sonuçta”

 

Siluetleri yeniden o kalın tülün ardında kaybolana dek geçmişe ait hem mutlu, hem de hüzünlü hikayelerle devam ediyoruz yolumuza.

 

Bu saatte bir sokak kedileri, bir de biz varız Victoria Sokağında;

 

Ben, Eleni ve Maria...

 
 
 
Etiketler: Ben,, Eleni, ve, Maria,
Yorumlar
Yazarlar
Süper Lig
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv