Yazı Detayı
05 Kasım 2016 - Cumartesi 18:18 Bu yazı 1395 kez okundu
 
Bir Kaçış Hikâyesi – Vebal
Şafak YOLCU
 
 

 

Bu hafta sizlerle Kıbrıs’ın pek de yabancısı olmadığı bir öyküyü paylaşmak istiyorum. Benim çocukluğumda savaş denildiğinde genellikle tarih kitaplarında bulunan ve yüzyıllar öncesinde yaşanmış olan savaşlardan bahsedilirdi. Fakat Kıbrıs’ta savaşı anlatmak için tarih kitaplarına veya çok eskilere gitmeye gerek yok. Size savaşın o çirkin ve soğuk yüzünü anlatabilecek nice canlı tarih kitabı var etrafımızda. Henüz birkaç on yıl evvel birçok insanımız yerini, yurdunu, toprağını, yuvasını geride bırakarak, sadece kendisinin ve sevdiklerinin canını kurtarma telâşına düştü. Kimisi ise bu ansızın gelen felakette sevdiklerini değil kurtarmak, bir daha görme şansına bile sahip olamadı.

 

Savaş yüzünden insanlarımız gülmeye, doğan bebelerimiz ise ağlamaya korkar olmuştu. Yoksulluk, sefalet, çaresizlik tıpkı bir salgın hastalık gibi herkesi avucuna almış durumdaydı. Kimimiz sevdiklerini indirdiği derinlikte kaldı ki onlar bir daha asla yukarı çıkamadı. Kimimiz ise ancak yüreğini eksilterek hâlâ nefes alıp vermeye tahammül edebildi. Tabii buna yaşamak denirse... Bildiğim şey şu ki insan yaralarını sadece sevdiklerine açıp, gösterir. Lâkin inanın bana, bir tek biz değiliz bu acıyla yüreği dağlanan. Yaşadıkça, acıları sevgiden süzmeyi öğreniyor insan…

 

2013 yılında İstanbul’da Pencere Yayınları tarafından basılan “Vebal” adlı romanımda 1915 yılında 1. Dünya Savaşının Doğu Anadolu’daki yansımalarını ve o bölgedeki halkın ayaklanmalarını anlatmıştım. Romanımda her ne kadar yüz yıl öncesini anlatıyor olsam da bazı şeyler hiç değişmiyor. Hırs gibi, güven gibi…

 

O romanımdan ilginizi çekeceğini umduğum bir kesitle sizleri baş başa bırakıyorum. 

 

 

Erzurum Hınıs 1915 Mart

 

 

Güneş tepenin ardından usulca yükselmeye başlamıştı. Korkudan gözünü bir saniye bile kapamayan Elnaz, kendisi gibi geceden sabaha dek nöbet tutan, köyün en yaşlılarından olan Mihran Ağa’nın yanına gidip, karla kaplı toprağın üzerine ürkekçe oturdu. Dizlerini karnına doğru çekerek, elleriyle üşüyen baldırlarına sarıldı. Üzerindeki elbise, soğuğu kesmeye yetmeyecek kadar inceydi.

 

Yaşlı adam bir elini alnına siper ederek, kan çanağına dönmüş gözleriyle köye doğru bakıyordu. İnsanı ustura gibi biçen ayazı hmediği belliydi. Başını yanında oturan Elnaz’a çevirmeden, bitkin bir sesle:

- Gökyüzü hâlâ kapkara.

 

Mihran Ağa’nın baktığı yöne gözlerini dikip, uzayıp giden sonsuz beyazlığın içinde kızıl bir leke halinde görünen köyüne bakan Elnaz derin bir iç çekerek:

- Sence geride kalanlar kaçıp kurtulmuş mudur?

- Bu çatışmaya hazırlıklı olanlar elbet tedariklidir. Oturup öylece yakalanmayı bekleyeceklerini sanmıyorum. Mutlaka direnmişlerdir. Ancak kimin kurtulup, kimin öleceğini kim bilebilir ki?

 

Mihran Ağa’nın ağzından çıkan her sözü dikkatle dinleyen Elnaz, umut vaat eden tek bir sözcük için dualar ederken:

- Çatışmaya hazırlıklı olanlar dedin. Bunun anlamı nedir? Durup dururken kim, niye beklesin ki böyle bir çatışmayı?

 

Mihran Ağa köydeki tedirginlikten ve Elnaz’ın sandığının aksine, davetli gelen bu çatışmadan genç kızın bihaber olduğunu o an anlamıştı. Elnaz’ın içinde halâ ısrarla büyüttüğü umutları görüp üzülmekle birlikte, ondan gerçekleri gizlemekte bir anlam görmüyordu. Yüzünde kararlı bir ifadeyle:

- Böyle dedim çünkü bugün yaşananların tohumları çok uzun yıllar öncesinde atılmış. Biz bu toprakların üzerinde yüzyıllardır diğer kavimlerle birlikte yaşadık. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezken, kimi zaman aramıza nifak sokulup, birbirimize düşman edildik. Adına hürriyet denilerek, önümüze savaş koyuldu. Kardeşliği unutup, tahriklere kapıldık. Gömüleceğimiz yer beş karış toprak iken, daha fazlası için kan dökmeye başladık. İnsanoğlu olarak; her şeye sahipmiş gibi yaşayıp, hiçbir şeyin sahibi değilmiş gibi bu dünyadan sessizce çekip gitmenin erdemini yitirdik.

 

Yaşlı adamın konuşmasına ara verip, ayağa kalktığını gören Elnaz oturduğu yerden doğrularak, peşinden yürümeye koyuldu. Bulundukları tepeden düzlüğe doğru ağır adımlarla inerlerken Mihran Ağa alnını kırıştırarak:

- Bizler Hıristiyan olmamız nedeniyle Osmanlı’nın gözünde bir tehlike olmaktan öteye hiçbir zaman gidemedik. Tıpkı bizim gibi Kürtler de Osmanlı için oldum olası bir tehdit unsuruydu. Hudutlarda yaşayan bir halk olması nedeniyle komşu ülkelerle çıkan bir savaşta saf değiştirmesi ve Osmanlıya karşı savaşması her an için mümkündü. Kaldı ki bazı Kürt aşiretleri geçmişte çıkarları doğrultusunda bunu yapmıştı. Fakat sonraları Osmanlı onları kontrol altına almanın bir yolunu buldu. Uzun yıllar önce Kürt aşiretlerinden oluşan Hamidiye süvari alaylarını kurdu. Bu teşkilata dâhil edilen Kürtlere sayısız imtiyazlar ve muafiyetler tanındı. Bunu yaparken amaçlardan birisi Kürtlerle aynı coğrafyada olduğumuz için bu sayede bizi de kontrol altına alabilmekti. Nitekim beklenen oldu. Hamidiye alaylarının ilk faaliyeti ve tek hedefi biz olduk. Teşkilat mensubu olan Kürt askerleri ortada hiçbir sebep yokken Hıristiyanların yaşadığı köylere saldırılar düzenleyip, masum insanlarımıza zulmetmeye başladı. İnsanlarımız kendi evlerinde baskına uğrayıp, tecavüz ediliyor, malları, hayvanları, sahip oldukları her şey talan ediliyordu. Direnmeye kalkanlar ise vahşice katlediliyordu. Bu yüzden niceleri toprağını terk etmek zorunda kaldı. Hatta bazı köylerimiz tamamen boşalmış durumda. Biz de nicedir tetikteydik. Köyümüzde başlayan ve neredeyse köyün tüm gençlerinin dâhil olduğu örgütlenmenin sebebi de budur; kendimizi bu haksızlığa karşı koruyabilmek. Zira günün birinde bu yangının bize de ulaşmasını bekliyorduk. 

 

Mihran Ağa’nın dakikalardır anlattıklarından sadece son birkaç cümle Elnaz’ın aklına takılıp, kalmıştı. Bir an Hagop’un son zamanlarda eve sürekli geç geldiğini anımsadı. Koltuğunun altında getirip, doğruca ahıra koyduğu paketlerin içinde silah olma ihtimali zihninden hızla geçerken, birden Hagop’un bir yerlerde yaralı olabileceğini düşündü. Endişeli gözlerle Mihran Ağa’ya dönerek:

- Belki birkaç gün sonra her şey yatışır, yine her şey eskisi gibi olur. Ne dersin Mihran Ağa?

 

Mihran Ağa bakışlarını uzaklardan çekmeden:

- Ortalığın öyle çabuk sakinleşeceğini sanmıyorum. Zaten dönsek bile geride kalanları bulma ihtimalimiz çok düşük. Onlar çoktan kaçmıştır. Kaçamayan ise ya teslim olmuştur ya da vurulmuştur. Bu yüzden boş yere kaygılanmayı bırak. Böyle bir savaşta hayatta kalabilirsen şükretmelisin. Üstelik şansımız yaver gider de geri dönmeyi başarırsak, o günden sonra köyümüzde eski huzuru bulmamız güç olacak. Araya fesat girdi bir kez. İnsanlar arasında güvensizlik kol gezmekte. Kimin dost, kimin düşman olduğu belli değil artık.

 

Yaşlı adam derin bir iç çekerek, bakışlarını yanı başında duran Elnaz’a doğru çevirdi. Elnaz’ın gözlerinde yanıp sönen umut kıvılcımlarını bir süre üzülerek izledikten sonra:

- Güven öyle bir harçtır ki ikinciye karamazsın…

 

 

 
 
 
Etiketler: Bir, Kaçış, Hikâyesi, –, Vebal,
Yorumlar
Anketler
Sizce erken seçim olur mu ?
Süper Lig
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
1
Galatasaray
63
0
7
3
20
30
2
Beşiktaş
62
0
4
8
18
30
3
Medipol Başakşehir
62
0
6
5
19
30
4
Fenerbahçe
60
0
4
9
17
30
5
Trabzonspor
46
0
8
10
12
30
6
Göztepe
44
0
10
8
12
30
7
Demir Grup Sivasspor
44
0
12
5
13
30
8
Kayserispor
44
0
10
8
12
30
9
Kasımpaşa
40
0
12
7
11
30
10
Evkur Yeni Malatyaspor
38
0
12
8
10
30
11
Bursaspor
36
0
14
6
10
30
12
Teleset Mob. Akhisarspor
35
0
13
8
9
30
13
Antalyaspor
35
0
13
8
9
30
14
Atiker Konyaspor
32
0
14
8
8
30
15
Aytemiz Alanyaspor
32
0
16
5
9
30
16
Osmanlıspor FK
32
0
14
8
8
30
17
Gençlerbirliği
30
0
14
9
7
30
18
Kardemir Karabükspor
12
0
24
3
3
30
Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv