Yazı Detayı
18 Aralık 2016 - Pazar 19:07 Bu yazı 1375 kez okundu
 
PEKİ, SİZİN FİLMİNİZ HANGİ HAYAT?
Şafak YOLCU
 
 

 

 

Bu haftaki konuğum hepinizin adını duyduğu, belki birçoğunuzun yakından tanıdığı, Kıbrıs Türk sinemasının öncülerinden, senarist, yapımcı ve yönetmen Tamer Garip.

 

Tamer Bey'le başkentimiz Lefkoşa’da bulunan Delicious Cafe’nin bahçesinde, üstelik soğuk bir aralık akşamında sıcacık, sohbet tadında bir röportaj gerçekleştirdik. Ben Tamer Bey ile ilk kez bu röportaj vesilesiyle tanıştım. O kadar ne istediğini bilen, kendisiyle barışık, mutlu, ürettiği ve Kıbrıs Türk sineması için mihenk taşı sayılan filmleri özümseyip, doğrusuna ve eksiğine sonuna kadar sahip çıkan gerçek bir beyefendi ki… İyi ki tanışmışım diyebileceğim nadir şahsiyetlerden biri olduğunu hiç çekinmeden söyleyebilirim.

 

Bildiğiniz gibi her iki filmi de Cannes Film Festivali’ne katıldı. Bu, bir insanın hayatında yaşayabileceği en gurur verici anısı, en değerli alın teri olsa gerek. Tüm bunları tatmış birisi olarak kişiliğinin katmanlarına sinmiş olan mütevazı duruşunun altını da burada ayrıca çizmek istiyorum. Bu arada kendisine romanım Vebal’i de imzalı verme şansı bulduğum için mutluyum. Vakit ayırıp bu röportajı yaptığı için buradan kendisine tekrar teşekkür ediyor, yeni projelerinde başarılarının devamını diliyorum.

 

Lafı fazla uzatmadan sizleri Tamer Bey’in cümleleriyle baş başa bırakayım.  

 

Yönetmenlik size ne ifade ediyor? Bu yolda amaçlarınız, göz önüne sermeye çalıştıklarınız nelerdir?

 

Yönetmenlik benim için kendimi ifade etme yöntemidir. Ben beş yaşından beri yönetmen olmak istediğimi biliyordum. Bunun sebebi izlediğim filmlerin bana başka bir dünyayı göstermiş oluşuydu. Daha o yaşlarda o filmlerin bana verdiği haz, anlatılması gereken bir olayın dünyada en güzel dilinin sinema olduğuna inanmamı sağlamıştı. Bu dilin müzik olduğunu söyleyenler var, resim diyenler var, kitap yazmak diyenler var. Benim açımdan yönetmenlik önümüzdeki bin yılın en önemli, en zevkli ve tüm sanat dallarını içeren muhteşem bir olgu, bütün kaygılarımı anlatabildiğim bir dil.

 

Kıbrıs Türk sineması sizce nerede duruyor? Daha iyi yerlere gelmesi için neler yapılabilir?

 

Bence daha yeni yeni oluşmaya başlıyor. Sanıyorum iki film Cemal Yıldırım çekti, iki film ben çektim. Galiba bir iki film daha var. Yani beş altı film çekildi Kıbrıslı Türkler tarafından. Derviş Zaim var, kendisi Kıbrıslıdır ama daimi olarak İstanbul’da yaşadığı, dolayısıyla uzakta olduğu için Kıbrıs Türk sinemasını, buraya ait kaygıları tam anlamıyla temsil edemiyor. Yani Kıbrıs Türk sineması henüz yolun başında. Ama iyi yönde ilerliyor. Üniversitelerimizin çoğalması, radyo televizyon sinema bölümlerinin olması bana bu yönde bir ümit veriyor. Daha yolun çok başında olmakla birlikte bir kez patladı mı çok hızlı gelişeceğine inanıyorum. Üniversiteler otuz yıl önce Doğu Akdeniz Üniversitesi ile hayat buldu fakat o zamanlar sinema bölümü yoktu. Yakın Doğu Üniversitesinin devreye girmesiyle ve bana verdiği destekle Kıbrıs Türk sinemasının önü açıldı.

 

Filmlerinizde gerek cast gerekse teknik ekibi oluştururken nelere dikkat ediyorsunuz? Bu süreçte yaşadığınız zorluklar var mı?

 

Ben filmlerimde hep kadın başrol yazdığım için başroldeki kadın oyuncumu bulmadan senaryomu bitirmiyorum bile. Yani bir yandan senaryoyu yazarken bir yandan da oynayacağı rolle ilgili hayalimdeki o kadın tiplemesini arıyorum. Filmlerim genelde bu kadının baştan sona kadar götüreceği bir film oluyor. Düşük bütçeli bir filmde bir kadın başrol oyuncusunun, hiç tecrübesi olmadan bu başrolü götürebilmesi çok zor oluyor. O yüzden gerçekten sinema, tv dizisi veya tiyatro yapmış birilerinin olması gerekiyor. Ama diğer yan oyuncuları amatörlerle götürmeye çalışıyorum. Tabi bunun da nedeni bütçe yetersizliği. Bütçe kaygımız olmasa profesyonel oyuncuları, az çok sinema, tv dizilerinde tecrübesi olanları tercih ederim. Aslında tiyatroyla sinemanın birçok oyunculuk kuralları çakışıyor. Yine de çok oturmuş, deneyimli tiyatrocular eğer televizyon veya sinemaya hiç sıcak bakmamışlarsa, sinema seçmelerine katıldıklarında bu arkadaşları seçmek çok zor oluyor. Onlar da niye seçilmediğini anlayamıyor. Tiyatroda çok başarılı bir geçmişi vardır ama ben o kişiyi değil, hayatında hiç onamamış birisini seçebiliyorum. Bunun sebebi, bu tiyatrocu arkadaşların sadece tiyatrocu oluşu ve sinemayı hissedemeyişidir. Çünkü sinemada tiyatro olmuyor. Cast seçimlerim bu şekilde oluyor.

 

Teknik kadroya gelince; bir filmin en önemli şahsiyetinin yönetmenden sonra görüntü yönetmeni olduğuna inanırım. O yüzden bulabildiğim en iyi, en profesyonel görüntü yönetmeni olmasına dikkat ederim. Fakat ülkemizde bahsettiğim vasıflarda görüntü yönetmeni bulmak hiç kolay değil.

 

İnternetten film izlemenin sinemaya duyulan ilgiye etkisi sizce nasıldır?

 

Bence çok ciddi bir etkisi var. Günümüzde sinema anlayışı değişiyor ve sinema kendisini yenilemek zorunda kalıyor. Yapılan yeni sinemaların artık insanlara daha fazlasını vermesi gerekiyor. İnsanların sinemaya gitmesi, para ödeyerek bir filmi izlemesi için sinemanın şekillerinin değişmesi lazım. Örneğin daha rahat koltuklar, daha iyi yiyecekler, daha iyi bir ortam, orada beklerken sosyal ortamın da daha iyi olması gerekiyor. Orada insanların evlerinde bulamayacakları ses sistemlerinin olması gerekiyor gibi… Bu durum sinemaya ciddi bir darbe vurmuştur. Ama bence bu doğal bir değişim, hayatın bir gerçeği ve buna göre de tedbirler alınması gerekli diye düşünüyorum.

 

Sinemada en son izlediğiniz film hangisiydi? Film hakkında yorumlarınızı paylaşır mısınız?

 

Üç hafta önce Tom Cruise’in oynadığı “Jack Reacher 2” filmini izledim. Ondan sonra da Derviş Zaim’in yönetmenliğini yaptığı “Rüya” adlı filmi izledim. İkisi arasında çok büyük fark var. Derviş Zaim’in filmine Kıbrıslı olmasından dolayı ve sinemada destek amaçlı gittim. Diğerine ise, o tip bir aksiyon filminin sinemada izlenmesi gerektiğine inandığım için gittim. Çünkü o özel efektlerin, harcanan o yüzlerce milyon doların etkisini filmi evde izlediğinizde hissedemiyorsunuz.

 

Yorumuma gelince; bence Tom Cruise’in filmi başarılıydı. Aksiyon filmlerinin en büyük sıkıntısı genelde senaryolarının çok zayıf olmasıdır ve sürekli aksiyon olduğu için izleyiciyi sıkıyor. Fakat bu filmde senaryoya ciddi ağırlık verilmişti. Hem aksiyon, hem de eğlenceli bir filmdi. Oğlumla gitmiştim, ikimiz de çok zevk aldık, sinemaya gittiğimize değdi diyebilirim.

 

Derviş Zaim’in filmine gelince; kendisi filmlerinde bir sinema dili yaratmaya uğraşıyor ve o sinema dilinde de devamlı yenilikler getiriyor. Çok iyi bir sinema izleyicisi ancak o filmi çözebilir. Bayağı karışık bir filmdi, vermek istediği mesajlar vardı. İzlemesi zor ama tavsiye ederim.

 

Dünya sinemasında izlediğiniz filmler arasında sizi en çok etkileyen film hangisiydi?

 

Duvarımda “La Dolce Vita” filminin posteri asılıdır. Federico Fellini’nin çektiği bir filmdir. Siyah beyaz izlemiştim. Marcello Mastroianni o filmde bir paparazzi gazeteciyi oynuyor ve tek hayali bir roman yazarı olmak. Çünkü bir gazeteci için roman yazmayı ulaşılması en zor nokta olarak görüyor.  Aslında muhteşem bir hayatı var, hem zengin, hem yakışıklı, izlediğinizde “işte hayat budur” diyeceğiniz türden bir hayat sürüyor. Ancak yine de roman yazarlarına sonsuz hayranlık duyuyor. Karakterin derinliğine indiğinizde evli ve iki çocuklu, aile hayatına yakından şahit olduğu, ayrıca ödüllü bir roman yazarı olan arkadaşına imrendiğini görüyorsunuz. Kendi eğlenceli yaşantısını dilediği gibi sürerken bir yandan da ağabey dediği, mutlu bir ailesi olan roman yazarını ulaşmak istediği hedef, bir model olarak görmeye devam ediyor. Günün birinde hep onun gibi olmak istediği, hayran olduğu bu roman yazarı önce çocuklarını vurup ardından intihar ediyor. Bunun üzerine gazetecinin bütün hayalleri yıkılıyor.

 

Bu film beni çok etkiledi. Hani hep başkalarına bakıp, onlara imrenip “ben ancak bunu yaparsam mutlu olurum” düşüncesinin doğru olmadığını, mutlu olmak için yanlış yerlere bakmamamız gerektiğini, varlığımla mutlu olmayı öğretti bana. Her ne yapıyorsam dışarıya bakıp “ben de Hollywood’da çok meşhur bir yönetmen olayım” falan gibi mutsuzluklarımın olmamasının nedeni, şu anda yaptığım filmlerle mutlu olmanın nedeni Türkçede “Tatlı Hayat” anlamına gelen “La Dolce Vita” filmidir. Filmin başrol oyuncusunda yani gazetecide kendimi çok görüyorum. İngiltere’de yaşadığım süreçte onun gibi yani çok güzel yaşadım. Ama o film sayesinde daha değişik bir hayat sürebildim. Bazen bir film hayatımızı etkileyebiliyor.

 

Bir romanı senaryolaştırmayı hiç düşündünüz mü?

 

Hiç düşünmedim. Çünkü film yapmak benim için kendi kaygılarımı, kendi hikâyelerimi anlatmak demektir. Eğer benim anlatmak istediğimi anlatan birisini bulsam belki yaparım. Ama bunun olabileceğini tahmin edemiyorum. Çünkü kendi kaygılarım çok derin, çok değişik yerlerden girip çıkıyor, en ufak şeylerin bile tutması lazım. Farz edelim ki kendime çok yakın htiğim bir roman buldum. Sinemaya aktarırken değiştirmek isteyeceğim yerler mutlaka olacak. Karşı tarafın da bunu kabul edeceğini sanmıyorum. O yüzden kendim yazıp kendim çekiyorum.

 

Filmleriniz vizyona girdikten sonra daha iyi olabileceğini fark ettiğiniz, “keşke şöyle yapsaydım” dediğiniz kısımlar oldu mu?

 

Vizyona girdikten sonra değil, onları çekerken daha iyi yapmaya uğraştığım yerler oldu, yapamadım. Yani prodüksiyonun akışında daha iyi yapamadığım noktalar filmi çekerken oluyor. Onun, yapabildiğimin en iyisi olduğuna karar verip bıraktığım için hiçbir zaman film izlerken “burasını keşke daha iyi yapsaydım” demiyorum. Çünkü daha iyi yapmayı daha o günlerde, çekim sırasında denemişimdir. Eğer arkanızda profesyonel bir ekiple çekim yapıyorsanız ve filmi izlerken daha iyi olabileceğini fark ettiğiniz bir kısmı varsa o zaman bunu söyleyebilirsiniz. Çünkü istediğiniz tüm şartlara sahipsiniz. Ama ben zaten yapmak istediklerimin yüzde yetmişini yaptığım zaman mutlu oluyorum. Bu yüzden sinemaya gidip filmi izlerken gelecek olan hiçbir eleştiri beni rahatsız etmiyor. Zaten gelecek olan eleştirileri ben de biliyorum. Mesela o gün gönüllü gelen oyuncu, kız kardeşi rahatsız olduğu için çekip gidiyor ve sen öylece kalakalıyorsun, o sahneyi çekemiyorsun. Veya o oyuncu sahnesini çalışıp geliyor ama yapamıyor, ertesi gün yine geliyor ama yine yapamıyor. Üç sahneyi becerebilmiş ama dördüncü zor bir sahne, ağlayamıyor mesela. Kalıyorsun öyle.

 

Bir sahnem vardı; oyunculardan bir tanesi başroldeki kızla flört edecekti, biraz yakınlık gösterecekti, filmde biraz aşk işlenecekti. Defalarca denedik, olmadı ve filmden o bölüm çıkarıldı. Yani filmde yazdığım sahneleri çekemediğim yerler oldu. Çektim, olmadığı için, kesip filme koymadığım için hikâye değişmiş oldu. Ama o oyuncu o sahneyi başarabilseydi senaryo değişmeyecekti. Böyle durumlarda sahneleri, senaryoyu çekim sırasında değiştirmek zorunda kalıyoruz. Bir başka örnek; Büyükhan’da anlaştığımız bir kahvede çektiğimiz bir gündüz sahnemiz vardı. Oradaki bir kedi yüzünden (kedi devamlı miyavladığı için) zaman geçti ve yapamadık, sahneyi çekemedik. Akşam olduğunda kahve sahibine “ertesi gün tekrar gelip çekim yapacağız” dedik. “Hayır” dedi “bitti, ben size bugünlük verdim” dedi. “İyi ama biz daha bitirmedik!” “Beni ilgilendirmez” dedi, kilitleyip gitti. Bunun üzerine ben de hemen orada, bahçede senaryoyu değiştirerek bağladım, geceye aktardım. Ama yapmak istediğim hikâyeyi yapamadım.

 

Bu yüzden filmlerimi izlerken çok mutlu izliyorum. Ne şartlarda bu filmin çıktığını bildiğim için o dediğiniz şeyi hiç hmiyorum sinemada.

 

Sırada yeni film projeniz var mı? Konusu ve hedeflediğiniz vizyon tarihi nedir?

 

Evet, var. Çekim tarihi 2017 sonu, 2018 başı olacak diye düşünüyorum. O tarihe kadar belki senaryomu bitiririm, belki oyuncularımı bulurum. İlk filmimde çaresiz bir kadını işlemiştim. Dr. Dilara’da kendi ayakları üzerinde durabilen, kocasını kaybettikten sonra hayatta kalıp zorluklara direnen, uyarılara rağmen inançları doğrultusunda yürüyen, yani Kıbrıs’ta hayal ettiğim, ideal, güçlü bir kadını işledim. Üçüncü filmde de “femme fatale” dediğimiz ölümcül, yani erkekleri dişiliğiyle ele geçirip, kullanan kadını anlatmak istiyorum. Elbette senaryo yine Kıbrıs hikayeleriyle harmanlanmış olacak.

 

Hiç komedi filmi (sinema filmi veya tv dizisi)  çekmeyi düşündünüz mü veya böyle bir projeye açık mısınız?

 

Bence komedi bambaşka bir mecra. Bu yüzden komedi çekebileceğimi düşünmüyorum. Komedi çekmek başka bir yetenek, başka bir perspektif gerektiriyor. Dediğim gibi benim bir derdim var ve filmlerimde bununla ilgili bir şeyler anlatmaya çalışıyorum. Bu yüzden benden bir komedi senaryosu çıkacağını sanmıyorum. Önüme hazır bitmiş bir komedi filmi senaryosu gelse bile bunu çekebileceğimi sanmıyorum. Kaldı ki en fazla ciro yapan filmler komedi, aşk ve korku filmleri. En az maddi getirisi olan filmler ise benim çektiğim tür filmler. Ancak ben kaygısını duymadığım bir hikayenin filmini de çekemem.

 

Bir film çekerken yaşadığınız en büyük sıkıntı nedir? Bu sizce nasıl aşılabilir?

 

Yakın Doğu Üniversitesi sağ olsun, Dr. Suat Günsel ve Doç. Dr. İrfan Günsel, bu iki değerli insan vizyoner kişiler olarak film çekmemde bana destek oluyor. Her iki filmimde de destek oldular. Dünyanın hiçbir yerinde bir kurum bir filmin bütün bütçesini sağlayamaz. Yani devlet de bakanlıklar nezdinde buna destek verir, bunun dışında diğer muhtelif kuruluş ve organizasyonlar da destek olur. Benim arkamda ise bir tek kurum var ve bu kurumun desteğiyle film çekmeye çalışıyorum. İki filmimde de olumu cevap verip, destek sözü veren çok oldu, ikisinde de bu sözlerin hiç biri gerçekleşmedi. Bu daha da büyük travmalar yaratıyor. Ancak ikinci filmimde sağ olsun Metin Erduran destek oldu ve böylelikle filmime ikinci bir yapımcı bulabildim. Ama Metin Erduran’ı bulana kadar çok büyük sıkıntılar yaşadım. Sizin anlayacağınız film çekerken yaşadığım en büyük sıkıntı bütçe. Bütçeyi denk getirmek her ülkede zordur ama bizde çok daha zor.

 

Peki, AB fonundan faydalanmanız söz konusu değil mi?

 

AB fonundan faydalanabilmek için iki taraflı bir proje üretmek gerekiyor. Bunun dışında yasal prosedür de çok fazla. Aslında bizim devletimizin yapabileceği birçok şey var. Mesela tüzükler geçirebilirler, yapılan maddi destek tutarını vergiden düşürmek gibi, sponsor olmak isteyenleri buna teşvik edebilirler. Bu teşvikleri uygulayan bir sürü ülke var ama bizde bu uygulamaların hiçbiri yok. Veya ben beceremedim bir destek almayı. Yakın Doğu Üniversitesi ve Metin Erduran dışında elbette küçük çaplı sponsorlarımız da var, onlar da önemli. Fakat büyük resme baktığımızda bu işi ülkemizde yapmak çok zor.


 
 
 
Etiketler: PEKİ,, SİZİN, FİLMİNİZ, HANGİ, HAYAT?,
Yorumlar
Süper Lig
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
1
Akhisarspor
0
0
0
0
0
0
2
Trabzonspor
0
0
0
0
0
0
3
Sivasspor
0
0
0
0
0
0
4
MKE Ankaragücü
0
0
0
0
0
0
5
Medipol Başakşehir
0
0
0
0
0
0
6
Kayserispor
0
0
0
0
0
0
7
Kasımpaşa
0
0
0
0
0
0
8
Göztepe
0
0
0
0
0
0
9
Galatasaray
0
0
0
0
0
0
10
Fenerbahçe
0
0
0
0
0
0
11
Çaykur Rizespor
0
0
0
0
0
0
12
Bursaspor
0
0
0
0
0
0
13
BŞB Erzurumspor
0
0
0
0
0
0
14
Beşiktaş
0
0
0
0
0
0
15
Atiker Konyaspor
0
0
0
0
0
0
16
Antalyaspor
0
0
0
0
0
0
17
Alanyaspor
0
0
0
0
0
0
18
Yeni Malatyaspor
0
0
0
0
0
0
Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv